Rutin.

Durakta beklemeye başladıktan on dakika sonra gelmişti otobüs. 129T, yıllardan beri kullandığım bir İETT bug’uydu. Zira Kozyatağı’ndan Taksim’e kadar gidiyor ve sadece tek akbil basıyordu. Ve en önemlisi patates kamyonu gibi yolcu taşayabilen bir körüklü otobüstü. İki basamağı çıkıp şöförle karşı karşıya geldim, pasomu önceden hazırlamadığım için cüzdandan çıkarıp bastım. Hayli zaman aldı ve şöför söyleniyordu. İçimden küfür ettim. Bastıktan sonra, hayır şöföre değil akbil makinesine, arkalara doğru yöneldim. Boş koltuk yoktu, körükte bi yere tutundum.

Bu otobüse ne zaman binsem aklıma hep garip garip olaylar geliyordu. Otobüsün körüğü kopsa, arka kısmı ile ön kısmı ayrılsa falan diye. Bir sürü insanın ölebileceğini düşündüm. Boğaz köprüsünün ortasında koptuğu zaman 3 şeritlik yol birbirine girebilir hatta geliş yönünde bile kazalar olabileceğini. Hayır, bir seri katil değilim. Seri katil olmak istemem. O kadar deliyim çünkü. Seri katil olabilmek için, çok fazla akıllı olmam gerekir. Hepsi deli gibi görünen ultra zekalılar çünkü seri katillerin.

İETT yolculukları sırasında çok fazla farklı insanlar görebilirsiniz. Çünkü otobüsler, sokakların tekerlekli hâlidir bana kalırsa. Körüklü bir sokaktayken bunları düşünmem de gayet normal bence. Ortaköy viyadüğüne geldiğimizde çocukluğumu hatırladım. Kaç milyon kez geçtiğimi düşündüm oradan, Yıldız sapağına döndüğümüzde çoktan aklım başka yere kaymıştı. Otobüs tıklım tıklım doluydu. Ve şuan otobüs kontrolden çıksa, dispanserin ordan otoparka uçabilirdik. Bariyerler monopoly kartları kadar inceydi çünkü. Barbaros bulvarına girdiğimizde Stop düğmesine basıp basmamak konusunda kararsız kaldım. Evet çok sıkışıktı ve Beşiktaş’a kadar yürüyebilirdim, hayır sıkışıklığa dayanabilirdim ve o yokuşu aşağı inmeye üşenirim. O sırada o durağı geçtiğimizi gördüm. Bir durak sonra STOP düğmesine bastım. Kulağımda “Atmosphere – Godlovesugly” çalıyordu.

Bunu neden yazdığım hakkında bir fikrim yok. Özlem sanırım. Zira 129T çift akbil olduğundan beri farklı bir otobüs kullanıyorum. Kendisiyle mutluyuz, çünkü çift katlı bir otobüs, tıpkı Londra’da gibi hissettiriyor insana kendini yağmurlu havada.

Bu yazıyı bitirdiğimde sokakta sağnak yağmur yağıyordu.

Vampir Toplama ve İmha Etme Derneği.

Lan onu bunu bırakın Twilight Saga Eclipse filmi çıkmış. Vampirleri mükemmel sevgili kıvamına sokup ilkokul ergenlerinin sevgisini kazanan kitap serisinin yeni bir filmi, hâlâ güneş ışığında parlayan, bu yüzyılda klişe olaraktan hiç hatasız müthiş, peygamber kıvamında karakter yaratan yazarlardan tiksiniyorum. Ayrıca pembe diziye dönüşmesine örnek olaraktan bkz: vampir-insan & kedi-fare aşkı.

Ne yazık ki ortaokul ve bir kısım liseli kızları “Edward Edward” diye dolaşırken görüceğimizi sanıyorum-ki görmeye başladım bile mk, itinayla uzaklaşınız. (:

-Ama Edward bana aşık olcak, biz seviyoruz birbirimizi taam mı ! Cin aliden sonra okuduğum en güzel kitap o! Sihirli anneme de bin basar ayrıca twilighttt! Edwaard aşkım yhaaaa.
+next.
-Ne anlarsın sen filmden!! Zevksiz, kıskanç seni !
+sıradaki, lütfen. :)

Anamm,evlerden ırak vallahi.

Doğa için Çal, Tramvayda!

Çok önceden, proje henüz yeni filizlenmişken şurada bahsetmiştim Doğa için Çal projesinden. İlk aşamada sadece 45 doğa sever sanatçı Divane Aşık Gibi demişlerdi. Ardından 91 doğa aşığı ile Uzun İnce Bir Yoldayım demişlerdi. 91 kişi de değillerdi aslında. Yüzlerce kişinin sesi olmuşlardı, türkülerde.

Bildiğiniz üzere bir süredir 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında her akşam Taksim-Tünel arası İstanbul’un simgesi olmuş o nostaljik tramvay içinde konser oluyor ve boydan boya, İstanbul gibi, ağır ağır hareket ediyor.

İşte 7 Temmuz’da bu güzel Doğa için Çal ekibi yaklaşık 2 saat sürecek “hareketli konser” ile bu sefer İstanbul sokaklarına dinletecek kendini.

Siz de 7 Temmuz günü Doğa için Çal ekibini Taksim’de canlı dinleyebilmek için 19.30 – 21.30 arası İstiklal’de olun.

Doğa İçin Çal – Tramvayda Çalıyor (07 Temmuz 2010) Facebook Etkinlik Sayfası

Naturalness of the Mechanism.

Beni sürekli takip edenler ya da iyi tanıyanlar electronica sevgimi fark etmişlerdir. Bugün bir electronica beat albümü tanıtacağım. Sanatçımızın ismi Fonetik. Kendisini ilk olarak Raziel Nisroc’un Ritüel E.P albümündeki iki altyapısıyla tanımıştım. Daha sonra oylum‘un blogta albümle ilgili yazısını okurken daha önce 2009 yılında Amerika’dan Viro The Virus adlı rapçi ile çalışarak “Bud, Sex, and Beers Volume 1” adlı albümüne konuk sanatçı olarak girdiğini öğrendim. Diskografisi güçlü bir isim değil, fakat ritimleri gerçekten mükemmel.

Çok fazla bilgiye gerekte yok aslında. Kendisinin ilk instrumental albümü olan “Naturalness of the Mechanism“ı tanıtıma geçebiliriz. Albüm daha çok depresif ve buğulu bir hava olduğunu ilk başta anlayabiliyoruz fakat aynı zamanda ritmik bir irade ve dinamizm yok değil. Bir yandan üzmek isterken diğer yandan umut veren tınılar mevcut. Yer yer disstortion gitarlar, genelde parçaların çıkış yaptığı bölümlerde bateriler ve ziller kullanılmış.

Vokal kullanılmadan bir parçanın armonilerden ibaret olduğunu kanıtlayan bir albüm olmuş. En çok beğendiğim parçalar Alone in the Chemical Jungle, Cracked Mind, Pure Wind ve Insomniac.

Albümü indirmek için buradan, Fonetik’in myspace adresi şuradan, last.fm sayfası buradan.

Şeref Beşiktaş’tır.

Babama Beşiktaş’ın şerefinin kim olduğunu sorduğum zamandı. Siyah beyaz atkının boyumdan büyük olduğu ve omuzlarda maç izlemenin keyifini yaşadığım zamanlar…

Babamın bana “Şeref Bey” demesiyle tanıdım onu. Hakkında hiç ansiklopedik bilgi araştırmadım. Ama babam bana onun Beşiktaş’a stad kazandırmak için hayatını nasıl adadığını anlattı. Beşiktaş’ın ilk kaptanı ve ilk teknik direktörü olduğunu anlattı.

Okula başladığımda, resim derslerinde her erkek çocuğu gibi ben de futbol sahası çizdim küçük resim defterime. Her çizdiğimde Şeref Bey Stadı yazısını hep bi’yere sıkıştırdım…

Ve dün, kabri başında ziyaret ettik onu. Beşiktaş’ın yönetim bazında çöküntüde olduğu bir dönemde, Şeref’imizi unutmamak, bizim için Şeref’tir. Bu konuda gerçekten çok duygusalım. Alen abi “söylemek istediğiniz bir şey varsa, bir kaç cümle de olsa söyleyin, dinleyelim.” dediğinde, Şeref’ime geldiğim için konuşamadım. Heyecanlandım. Konuşamamaktan korktum, cümleleri birleşememekten. Kelimeleri yan yana getirememekten…

Ve ben dün and içtim. Şeref’imle oynayıp Hakkı’mla kazanacağıma!