Hakkımda
Gönderen scostar |

1993 yılının soğuk bir kış gecesinde 9 ay sabır edemeden çıkmışım. Bugün sabırsızlığımın en büyük örneklerinden biri bundan 17 yıl önceki o olaydır. Küçük yaşlarımda Beşiktaş’ta büyüdüm falan. Annem ve babamın çalışması nedeniyle bir süre kreş maceram oldu, onun dışında da annem, annemin olmadığı yerde babaannem, babaannemin olmadığı yerde annneannem? annanem beni saksıda büyüttü. Küçük yaşta çok fazla kültürel farklılık yaşadım. Annem ve babam çalıştıkları ve ilk çocuk olduğum içinde biraz fazla şımarık büyüdüm. Bugünkü ukalalığımda buradan gelmekte sanırım. Sonrasında ilkokula falan başladım, okumayı en erken ben çözdüm. ahah çözmedim lan, kreşten biliyordum zaten. Ve kısa bir süre içinde okuldaki embesil ve idiotlarla aynı olmadığımın farkına vardım ilkokulda. 3. sınıfa kadar okumayı çözemeyen insanlarla aynı sınıftaydım ben evet.
Başarılı bir öğrenci falandım işte ben. Ortaokula geçtik, branş öğretmenleri falan gelmeye başladı. Zeki ancak çalışmayan bir çocuk olarak annem beni hep komşularına anlatırdı. OKS’yi kazanamamamın tek sebebi annemin “x teyzenin oğlu/kızı orayı kazanmış” sözleri falan değil, yanlış anlaşılmasın. En büyük sebebi benim dershanede ders anlatılırken sıraya resim çizmemdir. Neyse kaçan kaçmış zaten içimize, zevk almaya bakalım.
Sonrasında lise hayatı falan başladı işte. Semtin en işlek lisesine yazıldık falan. Böyle kendimi de anlatamıyorum ki hay mına koyım ya. Neyse bağlayalım konuyu; şimdi aynı lisede yabancı dil sınıfında okuyorum. Hayattan beklentilerim var, olması da gerekiyor zaten di mi lan?
Beşiktaşlı olduğumu söylemedim sizlere, ama blogtaki yazılara göz gezdirdiyseniz zaten anlamışsınızdır. Böyle çok afişe etmeyi de sevmem zaten bu olayı. İyi gün taraftarı değilim. En kötü günde beşiktaş atkısını takacak kadar bağlıyım o kulübe. Ve ben Beşiktaş’ı sadece futbol bazında değil de, semt bazında ve diğer amatör branşlar olarakta görüyorum. E tabi bi de bu Beşiktaşlılık duruşu, babadan gelen bişi.
Yağmur altında ıslanmayı severim. Yağmurlu havada şemsiye taşımamaya özen gösteririm. Onun dışında tam bir İstanbul hayranıyımdır. İstanbul benim için, Beşiktaş sahilde banklardır, Abbasağa’da ıhlamur kokusu, Akaretler’de arnavut kaldırımı, Dikilitaş’ta yokuştur. Beyoğlu’nda yeşilçam sineması, Tünel’de tramvaydır. Cihangir’de yüksek ve nostaljik evlerdir. Tophane’de küçük bir kahvehanedir, Eminönü’nde balık ekmek, Nevizade’de rakı-balıktır. İstanbul benim için gridir. Siyahın ve beyazın karışımı olduğu…
Her hafta mizah dergisi okurum. Favorilerim Uykusuz ve Penguen‘dir. En sevdiğim köşe Uğur Gürsoy’un Fırat’ıdır. Kendimi bulurum fırat karikatürlerinde. Ağzından mı öpmüş, allem yarrepim.
Kitap okumayan insanları sevmem. Ve gerektiğinde bu tür insanları dışlamanın kralını yaparım.Siyasi fikirlerim vardır tabi ki. Ama bu fikirlerin oluşmasında bütün açıları okumuşumdur. Blogumda bazı siyasi olayları yazarken ota boka küfür etmem. Bildiğimden bazı şeyleri emin konuşurum.Müzik dinlerim bu arada. Tarz olarak Rock, Alternative Rock, Metal, Punk, Alternative dinlerken Gangsta Rap’te dinleyebilirim. Ruh halime bağlıdır kesinlikle. Klasik/Jazz müzik ensturmanlarını dinleyip dinlenirken falan enerji depolarım. Sonra insanları rencide ederek atarım bu enerjimi.Aşağıda da son zamanlarda okuduğum kitap ve en çok dinlediğim şarkı bulunmaktadır, sık sık güncelleyeceğim o bölümü takip edin. Bir nevi öneridir.Beni seven, sevmeyen, nefret eden, arkamdan küfür eden herkesi kulak memesinden öpüyorum.
The Beatles – Strawberry Fields Forever
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Yönetmen Sineması – Zeki DemirkubuzYeni nesil Türk sinemacılarından Zeki Demirkubuz’un sinematografisi, kesif bir acı, hınç, mağlubiyet, daha az kesiflikte de kayıtsızlık, nihilizm ve arabesk-kitsch karışımı bir görünüm sunar. Yılmaz Güney-sonrası bir çizginin şekillendirdiği bu hissiyat, yönetmeni adeta pasif hırçın bir psikolojinin içine sürükler, felsefi manada kötü’nün dünyasının tasviri ve temsili adına gerçek hayatta bir varoluş oluşturmanın bununla yüzleşmeden geçtiğinin altını çizer. Sinemada varoluşçuluğu öne alarak ama buna Dostoyevskiyen-Marksist bir renk vermeyi deneyerek dramatize etmeye girişen yönetmen, kişi ve toplum diyalektiği veya uyuşumunda insanın başına gelen adeta değişmez kader gibi olayların toplumu şekillendirdiğini ve her katmanda sömürü etiğinin cari olduğunu savunur.







